12 Kasım 2014 Çarşamba

Sahne sonrası arkadaşlarımın evinde yoğun alkollü bir gecenin sabahında annemin telefonuyla öğrendim babaannemin vefat ettiğini. Alelacele Bursa terminaline giderken, o gece gitmeyi planladığım hitabend konserine gidememenin üzüntüsünü de -minik bir vicdan azabı eşliğinde- yaşadım. “Hala mı müzik ulan” dedim kendi kendime.

Otobüsten indiğimde saat gece 10’a yaklaşıyordu. Babaannem Selanik’te doğmuş son jenerasyondu. Mübadelenin son şahitlerindendi. Gemiye kundakta, bilemedin emekleyerek binenlerden. Dolayısıyla yaşadığımız şehirde çoğu insanın tanıyacağı ve anmak isteyeceği kadar eski bir Roman kızıydı. Kapının önündeki kalabalığı görünce önce çekindim sonra hızlıca aralarına girip hepsinin tek tek taziye dileklerini kabul ettim. Babama sarıldım. “Başımız sağolsun” dedim.

Ufak koşuşturmalardan sonra Babaannemin kardeşlerinden, Büyük dayı, Hüseyin Dayının karşısına oturdum. Eski bir müzisyendi. Hüseyin Dayı da şehrin ilk jazzcılarından eski bir saksafoncuydu Bana bir bayram akşamı bütün gece akor attırıp, 65 yaşında ağzıyla vals çaldığını hatırlıyorum. “pa pa pa paaam para pa paam Annem “bütün sülale deli” deyip gülmüştü o gece. O geceden beri severim delileri. Bugün de buna sonuna kadar inanıyorum. Babaannemle birbirlerini çok severlerdi. Sadece o değil, hala kaç kardeş olduklarını tam çözemediğim ama her bir kardeşin birbirine ne kadar bağlı olduğunu çok iyi biliyorum. Aynı şiddetle de garip insanlardı. Birbirlerine gelip gitmezler, uzaktan severlerdi. Biraraya geldiklerinde de büyük bir yaygara kopar. Babaannem kendisini boşlayan kardeşlerine verip veriştirerek o kıymetli zamanı büyük kini ve kırık “Selanik-Lüleburgaz” şivesiyle hunharca harcardı. “Anladınız kendinizi! Hüç istemem gare sizi! Kapıma sokmam onlari! Te o kaa (kadar)” Ve böyle bir ömrün sonunda muhtemelen kardeşlerine, şımarıklık yoğunluklu bir öfkeyle, kardeşlerine kızgın öldü. Çok önemsediğini zannetmiyorum ama cevabını asla bilemeyeceğiz tabii.

Cenaze evinin bahçesinde, Hüseyin dayının tam karşısına oturdum. Beni sanki hep farklı sevdiklerini hissederdim. Bastonuna çenesini dayamış gözlerimin içine dolu dolu bakmaya başladı. Kafasını kaldırdı sağ avucunu yukarı bakacak şekilde kaldırdı beni işaret eder gibi, kısık sesle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Hemen tanıdım söylediklerini. Hüzzam bir şarkıydı. Gidenin arkasından pişmanlığı anlatan ve örseleme çabası güden, hüznün makamında bir hüzzam şarkının sözleri. Sanırım Klasik Türk Müziğinin en büyük ustalarından Yusuf Nalkesen’in hüzzam bir eseri. Belli ki son kez görmemenin pişmanlığını ablasıyla paylaşmak istiyordu. Önce sözlerini mırıldandı gözleri dolu dolu.

Olanlar oldu geçti artık sen ne dersen de 
Benim kadar suçlusun suçlusun bunda sen de 
Suçlusun bunda sen de
 
Tek ben mi sebeb oldum
 
Bu hale gelmemize 
Benim kadar suçlusun suçlusun bunda sen de 
Suçlusun bunda sen de”

http://www.youtube.com/watch?v=SsluGH8Y8Wc

"Güzel hüzzam"dedi hayranlık duyarcasına. Sonra büyük kardeş Ahmet Dayıyla iki kardeş melodisiyle gözlerini kısa kısa, ellerini sallaya sallaya içli içli söylediler o şarkıyı. O anda anladım. Lanet midir lütuf mudur bu derinlikli müzik beste ve güfte hayranlığının bana nerden miras kaldığını. Neden “hala mı müzik ulan” olduğunu. 20 Yaşındayken bile rakı masasında Atatürk'ü, Neşet Ertaş'ı, Uğur Mumcu'yu anarken "gecenin matemi"ni dinlediğimizi.