Sahne sonrası arkadaşlarımın evinde
yoğun alkollü bir gecenin sabahında annemin telefonuyla öğrendim
babaannemin vefat ettiğini. Alelacele Bursa terminaline giderken, o
gece gitmeyi planladığım hitabend konserine gidememenin üzüntüsünü
de -minik bir vicdan azabı eşliğinde- yaşadım. “Hala mı müzik
ulan” dedim kendi kendime.
Otobüsten indiğimde saat gece 10’a
yaklaşıyordu. Babaannem Selanik’te doğmuş son jenerasyondu.
Mübadelenin son şahitlerindendi. Gemiye kundakta, bilemedin
emekleyerek binenlerden. Dolayısıyla yaşadığımız şehirde çoğu
insanın tanıyacağı ve anmak isteyeceği kadar eski bir Roman
kızıydı. Kapının önündeki kalabalığı görünce önce
çekindim sonra hızlıca aralarına girip hepsinin tek tek taziye
dileklerini kabul ettim. Babama sarıldım. “Başımız sağolsun”
dedim.
Ufak koşuşturmalardan sonra
Babaannemin kardeşlerinden, Büyük dayı, Hüseyin Dayının
karşısına oturdum. Eski bir müzisyendi. Hüseyin Dayı da şehrin
ilk jazzcılarından eski bir saksafoncuydu
Bana bir bayram akşamı bütün gece akor attırıp, 65 yaşında
ağzıyla vals çaldığını hatırlıyorum. “pa pa pa paaam para
pa paam Annem “bütün
sülale deli” deyip gülmüştü o gece. O geceden beri severim
delileri. Bugün de buna sonuna kadar inanıyorum. Babaannemle
birbirlerini çok severlerdi. Sadece o değil, hala kaç kardeş
olduklarını tam çözemediğim ama her bir kardeşin birbirine ne
kadar bağlı olduğunu çok iyi biliyorum. Aynı şiddetle de garip
insanlardı. Birbirlerine gelip gitmezler, uzaktan severlerdi.
Biraraya geldiklerinde de büyük bir yaygara kopar. Babaannem
kendisini boşlayan kardeşlerine verip veriştirerek o kıymetli
zamanı büyük kini ve kırık “Selanik-Lüleburgaz” şivesiyle
hunharca harcardı. “Anladınız kendinizi! Hüç istemem gare
sizi! Kapıma sokmam onlari! Te o kaa (kadar)” Ve böyle bir ömrün sonunda muhtemelen
kardeşlerine, şımarıklık yoğunluklu bir öfkeyle, kardeşlerine
kızgın öldü. Çok önemsediğini zannetmiyorum ama cevabını
asla bilemeyeceğiz tabii.
Cenaze evinin bahçesinde, Hüseyin
dayının tam karşısına oturdum. Beni sanki hep farklı
sevdiklerini hissederdim. Bastonuna çenesini dayamış gözlerimin
içine dolu dolu bakmaya başladı. Kafasını kaldırdı sağ
avucunu yukarı bakacak şekilde kaldırdı beni işaret eder gibi,
kısık sesle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Hemen tanıdım
söylediklerini. Hüzzam bir şarkıydı. Gidenin arkasından
pişmanlığı anlatan ve örseleme çabası güden, hüznün
makamında bir hüzzam şarkının sözleri. Sanırım Klasik Türk
Müziğinin en büyük ustalarından Yusuf Nalkesen’in hüzzam bir
eseri. Belli ki son kez görmemenin pişmanlığını ablasıyla paylaşmak istiyordu. Önce sözlerini mırıldandı gözleri dolu dolu.
“Olanlar oldu geçti artık sen ne dersen de
Benim kadar suçlusun suçlusun bunda sen de
Suçlusun bunda sen de
Tek ben mi sebeb oldum
Bu hale gelmemize
Benim kadar suçlusun suçlusun bunda sen de
Suçlusun bunda sen de”
Suçlusun bunda sen de
Tek ben mi sebeb oldum
Bu hale gelmemize
Benim kadar suçlusun suçlusun bunda sen de
Suçlusun bunda sen de”
http://www.youtube.com/watch?v=SsluGH8Y8Wc
"Güzel hüzzam"dedi hayranlık duyarcasına. Sonra büyük kardeş Ahmet Dayıyla
iki kardeş melodisiyle gözlerini kısa kısa, ellerini sallaya
sallaya içli içli söylediler o şarkıyı. O anda anladım. Lanet
midir lütuf mudur bu derinlikli müzik beste ve güfte hayranlığının
bana nerden miras kaldığını. Neden “hala mı müzik ulan”
olduğunu. 20 Yaşındayken bile rakı masasında Atatürk'ü, Neşet Ertaş'ı, Uğur Mumcu'yu anarken "gecenin matemi"ni dinlediğimizi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder