9 Nisan 2020 Perşembe

KÜÇÜK ADAM

KÜÇÜK ADAM

Akşamüstü serinliği gündüz yakan güneşten sonra iyi geldiyse de, terli tişörtüm vücuduma değdikçe ürpererek hızla yürüyorum. Ayaklarım da bisiklet sürerken iyice tozlanınca, terle toz karışık kaygan bir sıvıya dönüştü. Sandaletlerim o yüzden vıcık vıcık oldu. Kemik gözlüğümü taşımaktan yorgun kulaklarımın arkası ve saçlarımın yanları da sırılsıklam olmuştu. Keşke dayımın tabancasını da alsaydım diye düşündüm aniden. Gerçek değil aslında kurusıkı. Ama belki korkutmak için ihtiyacım olabilirdi. 

Tabi Dayım duyarsa ağzıma sıçardı sonra.
Nihayet geldim. Arkadaşlarımın tarif ettiği kahvehaneye sert bir tavırla girdim. Ocağa yöneldim. Kara kuru bir adam vardı "selamünaleyküm" dedim. Hiç oralı olmadı bitkin bir tavırla "aleykümselam küçük adam" dedi. "Tolga'yı arıyorum" dedim.

O da böyle kara kuru bir çocuk. Dediklerine göre babası da kahveciydi zaten. Kesin bu adamdır babası. Hem çirkin, hem umursamaz hem de temkinsiz. Temkinsiz çünkü bana küçük adam diyerek ne kadar tahrik ettiğinin farkında değil. Ondan daha az yıldır yaşıyor olabilirim ama ya ben dayımın silahını almış oldaydım, silah gerçek olsaydı ve ben şu ankinden daha kontrolsüz olsaydım. Belki de onu vurabilirdim. Bu ne rahatlık.
Yıkadığı bardağı kenara bıraktı. Elini havluyla kuruladı. Nihayet bana döndü. "Napıcaksın bakalım Tolga'yı" dedi.
"Konuşmamız gereken şeyler var" dedim. Babası olduğundan emin olduğum için bu kara kuru adama detay vermemek en iyisiydi. Amacımı gizli tutmalıydım.

"Tolga evdedir. Sen okuldan arkadaşısın herhalde. Önemli birşeyse çağırttırayım." Dedi. "Çok önemli kesin konuşmamız lazım. Çağır gelsin." Dedim.
"Tamam otur bakalım şöyle" deyip cam kenarında bir masa gösterdi. Masaya yerleşirken "Ne içersin" dedi. "Oralet!" diye seslendim oturduğum sandalyeden. Okey taşlarının çakır çukur
çarpma sesleri, kağıt oynarken masaya sertçe vuran ağabeyler, sigara kokulu adamların küfürlü ve sürekli birbiriyle didişme gürültüleri arasında Tolga girdi kapıdan. Beni görünce irkildiğini farkettim.

Sert duruşumu bozmadım ama elimle sakin ve rahat olması için işaret ettim. Yalnızca konuşacaktık sonuçta. Tolga karşıma oturunca ocağa dönüp Tolga'nın babasına emrettim. "İki oralet buraya!" Ve pat diye lafa girdim.

"Biz Sena ile evleneceğiz. Okulun
ba
şladığı günden beri birlikteyiz. Geçen gün okulun arkasında onunla konuşmaya çalışşsın..." diye tam mevzuya dalıyordum ki... Telefonum çaldı. Hiç şaşmaz ezan vakti geldi mi arar bu kadın. "Nerdesin sen! Bir sürü kocaman insanı bekletiyorsun sofrada küçücük götüne bakmadan!" Diye bağırdı. Yalnızca tek birşey söyleyip yüzüne kapatmaya hazırlandım. "İşim var anne!" Annem ısrarcıydı. "Bak cevaplara bak sen gel ben sana göstereceğim evde işi!" Battı balık yan gider deyip kapattım telefonu.

Aynı ciddiyetle tekrar girdim muhabbete. Aklını başına toplaması gerektiğini. Eniştemin judo bildiğini bana da bir sürü hareket gösterdiğini, dayımın gerçek bir silahı olduğunu, dedemin adam öldürdüğü yalanını bile söyleyecektim ama vazgeçtim. Okulda duyulursa yakalanma riski artardı. Dedem meydanda senelerin tavukçusu. Kime sorsalar söyler katil olmadığını. Üstelik 1.60 boyunda duba gibi bir adam. Bu gereksiz yalanı atsam bile istediğim korku etkisini yaratamayabilirdim.

Neyse ki Tolga yormadan beni anladı. Özür diledi. "Bundan sonra Sena yengemdir" dedi. Zaten yeşil pastel boya istemişsadece derste başka da konuşmamışlar. Doğru gibi geldi bana çünkü benim de yeşil boyam ilk biter. Çimleri yaparken dikine bir sürü çizgi çizince önce ikiye ayrılır sonra elime bulaşa bulaşa deftere çizile çizile biter.

Yeri gelmişken yapıştırdım tehdidi. "Sonunun yeşil pastel boyan gibi olmasını istemiyorsan, bir daha konuşmayacaksın Sena'yla!"

Sorunu çözdüm oraletlerimizi bitirdik. Saat çok geç oldu. Annem 2 kez daha aradı biz konuşurken. Birazdan kıyameti koparacağını biliyorum. Yol çok yakın sayılmazdı. Vıcık sandaletlerle yürüyerek nerden baksan 20 dakika. Şu saatten sonra ne yaparsam yapayım annemden yiyeceğim dayağın da farkındayım. Başka çarem olmadığı için Tolga'nın babasının yanına geldim. "Hayırlı işler ben gidiyorum" dedim sonra birşey unutmuş gibi sordum. "Ben eve nasıl yetişebilirim amca saat çok geç oldu da. Bizimkiler bekler..."

KEMER



KEMER


Akşamdan tüm hazırlıkları tamamlayım diye alelacele hazırlanırken pantolon kemerimin tokası elimde kaldı. “Hay Allah” Ayakkabıya uygun baska kemerim de yoktu ki. Nerden bulsam kemer? Zaten 1-2 kullanımlık ama yine de kaliteli almalı ki, itina gösterdiğimiz anlaşılsın is mülakatına. Bir çıkıp bakayım dedim yine de. Ucuz yollu çözebilirsem gerek kalmaz. 

Karton gibi ince, elbise aksesuari gibi değil de, pantolon düşmesin diye sadece araç olabilecek, ucuz kemerlerin satıldığı el arabalarını hatırladım. Hepimizin hatrındadır o görüntü. Benim için hep heyecan verici bir nesne olmuştur o el arabalari. Büyük Caminin civarında mutlaka bir iki tane olurdu. Aceleyle bile geçsem gözümü alamazdım bu tezgahlardan. Hala da öyledir. Çok önemli birşeyi çok ucuza bulabileceğim fırsat reyonu gibi gelir bana. 

Olmazsa olmazları vardır o tezgahların. Mesela kırmızı renkli, deodorat kutusuna benzer çakmak gazı, rengarenk ucuz tokai çakmaklar, tırnak makası, ne alakaysa don lastiği, çorap, lastikle birbirine bağlanmış tek kullanımlık tıraş bıçakları, çoklu paket kalem pil, yalnızca orada bulabileceğimizi bildiğimiz daha onlarca ıvız zıvır… Ömür pastanesini biraz geçince ilerde solda dururdu birtanesi. 6yol’dan gariban bir ağabeycik…

Ömür pastanesi demişken, saat akşam 6’yi göremeden biten kocaman tulumbaları, annemin bayıldığı revanimsi pastası geldi aklıma. Ali abi eski esnaf, hem arnavut… Bir keresinde para üstü verirken yere düşürmüştü de, eğildim topladım diye özür dilemişti benden. “Ben alsaydım ya” dedi. O anda "favladım" bu emektar dükkanı. Kallavi esnaflara bayılırım. Okumak istemediğimi babama söyleyebilseydim esnaf olmak isterdim.

Çeşme meydanından karşıya geçince, Pişkin eczanesinin üst katındaki boş, eski ama estetik evin balkonuna gozum takildi yine. Cok kucukken eczaneye igne vurdurmaya gelirdik. Muzmin bronsit hastasi olarak beni neredeyse yilin ceyregi boyunca, eczanenin icinden demir bir merdivenle eski kata cikarir igne vururlardi. Muhtemelen hic saglik egitimi almamis, eczaci da olmayan guleryuzlu simsicak bir adamdi. Eli o kadar hafifti ki. Ayni eczaneyi devlet hastanesindeki mendebur hemsire yaptiginda yuzustu uyurdum geceleri götümün ağrısından. Bizim abiyse tam tersiydi. Dere Mahallesi ve Ozerler mahallesinin kesistigi o bolgede duydugum en kibar diksiyonlu adamdi ayrica.

Piskinler eski karsi komsularimizdi. Buyuk babalari Ataturk’e Kirklareli koftesi pisirmis hatta yanlis hatirlamiyorsam ovgusune de mazhar olmus. Ben bu yuzden Piskin soyadinin, kofte pisiriciligi, kofte piskinligiyle alakali oldugunu zannederdim cocuk aklimla. “Bu kofteler pek bir piskin Ali Bey, bundan gayri senin soyadin piskin olsun” temali bir hikaye olusmus demek ki bilincaltimda. O Hanenin son yaslisi Sabriye teyze de sagken pek aksi bir kadindi. Daha dogrusu sadece sokakta oynayan cocuklara karsi oyleydi. Bayramda en cok harcligi o verir, oyle abuk subuk sekerle gecistirmez, bildigin bakkal gofreti verirdi elini opunce. Aniden sokaga firlayip, topumuzu yakalama konusunda o kadar maharetliydi ki, o donemin Luleburgazspor kalecisi Sabri'ye de atifta bulunan, “Kaleci Sabriye” lakabini takmistik. Bir keresinde de kadinin istemeden kaldirimdan dusmesine sebep olmustuk. Çok üzülmüştüm ama daha cok gülmüştüm. Sonra öldü. Yani kaldirimdan dustugu icin degil. Yillar sonra eceliyle öldü. O ölünce de mahallede eski kimse kalmadi. Babaannemde öldü o aralar. Dedem zaten “mort”. Kisacik surede o kadar degisti ki sokagin profili. Tanidigimiz, kanaatlerine guvendigimiz, saygi duydugumuz herkes güvenlikli sitelere, salya konutlari, malya konutları, havuzlu tesislere falan tasindi. Mahalle çok geçmeden kazlicesme miting alanina dondu tabi. Doktor yok, eczaci, yok, bankaci yok… Sokağa katma değer yaratacak kimse yok. Sonra malum sorular... Cehalet neden bu kadar yukseldi? Bizim entellektüellerin problemidir bu. Sirtini dondugu yerde ne oldugunu yine onundekinle tartisir. Arkasini donup bakmaktan imtina eder. 

Ellerim cebimde hizli adimlarla, dedemin babasinin da Buyuk Camiye giderken yurudugu, yuz yillik yoldan yuruyerek geldim Sokullu’nun onune. Kemerci tam tahmin ettigim yerdeydi. Gozume ilk carpani aldim. O kadar uzun yapmislar ki kemeri, alip da “bu bana olmadi” diyebilecek insanoglu yoktur. 95 kilo adamim bana bile ekstra delik actik kemerde. Fit bir erkegi 2 tur sarar belki. Ucuz karli bir alisveris oldu. Omur pastanesinden de evdekilere biraz nevale, bir kavanoz ‘Alacaoglu’ bali… Kendime de tekelden Sezen Aksu’ nun tabiriyle bir sise yakut aldim.


Sabahinda Istanbul’a gitmeye neredeyse hazirdim. Her donanim tamamdi. gorusmede kuracagim cumleler, hipotezler, argumanlar, italyan kravat, gevsemek icin yolluk bir miktar ates suyu. Kurumsal zincir magazalardan aldigim gomlek, elbise, ayakkabi hepsi muntazam. Hepsi herkeste oldugu, olmasi gereken sekli toplumca belirlendigi gibiydi. Yuzbinlerce birbirinin aynisi beyaz yakali gibi.  Ancak sorabilecekleri muhtemel sorular kafamda donerken, “Neden sizinle calisalim? Sizi farkli kilan sey ne?” diye sorarlarsa cevabim artik hazirdi. Kemerim…  

not: başka kaynaklardan okuduğum yaşanmış bir anektodu olay öyküsü halinde kurgulama denememdir. Aziz kahramanlarımıza bir saygı duruşudur.

kaynaklar: http://tersaci1923.blogspot.com/2014/10/kurtulus-savasnn-gizli-kahramanlar.html 

http://hizmetgazetesi.com.tr/?p=37176

http://tr.wikipedia-on-ipfs.org/wiki/Topkap%C4%B1l%C4%B1_Cambaz_Mehmet_Bey.html

KAHRAMAN HIRSIZ

Çanakkale kahramanı, İstanbul'un namlı kabadayılarından eski tulumbacı, Topkapılı Cambaz Mehmet uzandığı yatağında besmeleyle doğruldu. Saat gece yarısını geçmişti. Yatağın karşısındaki küçük aynada beyaz atletinin üstüne çıkmış muskası gözüne çarptı. Öpüp anlına koyduktan sonra atletinin içine tekrar soktu. Kalın bıyıklarını düzeltti. Önce yüksek yakalı beyaz gömleğini, üzerine siyah kumaş yeleğini giydi. Meşin bilekliğini taktı. Ceketini omzuna aldı. Topkapının namlı kabadayısı, Topkapı'daki evinden Beyoğlu'na gitmek üzere yola koyuldu. Tahta bahçe kapısının önünde en cengaver adamlarından Kadıköylü Hasan ve 7 yaşındaki oğlu Ali O’nu bekliyordu.

“Aslan parcasi!" Dedi. Eğildi öptü oğlunu. “Ne dersem onu yapacaksın tamam mı Ali'm? Sözümden sakın ola ki çıkmayasın. Sana erkek sözü; şu iş bitsin, feshanede 3 gün 3 gece oyunlar oynayacağız seninle.” Küçük Ali başını salladı. Üşümesi heyecanına karışş, ince bacakları hafifçe titriyordu.
Yola koyuldular. Tepebaşı'na vardıklarında küçük Ali’nin heyecandan kalbi duracak gibiydi. Babası da ondan pek farklı sayılmazdı. Her ne kadar senelerdir İstanbul’da şeytana pabucunu ters giydirmesiyle nam salmış olsa da şimdi yapacakları iş daha öncekiler kadar kolay olmayabilirdi. Hiçbir iş kolay değildi ama 7 yaşındaki evladını daha önce hiç riske atmamıştı.

İngilizlerin meşhur ajanı Papaz Frew’u defalarca kandırması,işgalcilerin Maçka mühimmat deposunu akıl almaz bir üçkağıtla boşaltması, mühimmat depolarından silahları çalıp boş kutulara toprak doldurması, Damat Ferit Paşanın konağına köstebek yerleştirmesi, İstanbul Telgrafhane Müdürünün bile aklını çelip haberleşme ve istihbarat ağını kurması, Mustafa Kemal Paşayı Bandırma vapurunda 50 cengaver adamıyla Samsun'a göndermesi... 

Yaptıkları saymakla bitmeyecek ve çok da kolay sayılamayacak işlerdi. Ancak bu seferki anlık ve hata kaldırmaz bir görevdi. Üstelik ekibin en kritik vazifesini 7 yaşındaki oğlu Ali’ye vermişti.

Geç vakitte Beyoğlu sokakları sakindi. Hızlı adımlarla yürüyerek İşgal kuvvetleri komutanlığı karargahına yaklaştılar.
İngiliz karargahında Müttefik İşgal Kuvvetleri Komutanı General Charles Harrington, dini cemaatleri kullanmasıyla ünlü istihbaratçı Yüzbaşı Bennet ve Pandikyan Efendiyle İstanbul'daki başıbozuklara, direnişçilere yapılacak baskınları planlıyordu. Yüzbaşı Bennet kısa bir süre önce Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun’a çıkmasıyla alakalı çekincelerini bildirdiği halde üstlerince çok umursanmamıştı. O ise bu kadar önemli bir Türk komutanının seçilmiş askerlerle bir Türk direnişini bastırmak üzere Anadolu'ya teftişe gitmesine anlam verememişti. Üst makamlar, Osmanlı Ordusunda bu denli önemli görevlere gelmiş Türk Subaylarının rütbelerini, maaşlarını ailelerini bırakıp boş bir hayal peşinden milis direnişçilere dönüşme ihtimalini saçmalık olarak görüyorlardı. Geçen günler gösterdi ki Yüzbaşı Bennet haklı çıkmıştı. Harrington artık onun fikirlerine fazlasıyla önem veriyordu.
Şimdi odaklanmaları gereken konu, toplumda isyanı tetiklediği düşünülen direnişçilere yapılacak baskınlardı. Ancak toplantı telaşlı ve şaşkın bir teğmenin odaya dalmasıyla kesildi. "Generalim! Arabanız..." Harrington'un makam aracının yerinde yeller esiyordu.

*********

7 yaşındaki cevval istihbaratçı Ali karargahı şüphe çekmeden kolaçan etti, gördüğü bilgileri dönüp babasına anlattı. Sonra babası onu sokakta bir köşeye saklayarak karargaha yöneldi. Ali'nin istihbaratı sayesinde görevli tüm İngiliz askerleri kolaylıkla hakladılar.

Hasan garajdaki Rolls Royce'un direksiyonuna atlar atlamaz, Harrington’un makam aracını bir kerede çalıştırıverdi. Hızla dışarı sürdü. Babası Ali’ye seslenince saklandığı köşeden çıktı arabaya atladı ve Beyoğlu'nun sokaklarında gözden kayboldular.

General Harrington koca bir ülkeyi işgal etmek üzere geldiği yerde karargahından aracını çaldırmıştı. Aradan geçen bir kaç gün sonra General Harrington arabasından ilk haberi aldı.
Dünya basınına İngilizler'i maskara eden haber şuydu. İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington'un makam aracı Ankara'da bir Türk Direnişçide çıkmıştı. Bu Türk Subayı yıllar önce Pera Palas'ta sofrasına çağırdığı ancak “bu topraklarda misafir olan sizlersiniz siz buyurun” diyerek kendisini reddeden, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa'dan başkası değildi.

Topkapılı Cambaz Mehmet, İngiliz generalin makam arabasını 7 yaşındaki oğlu ve bir adamıyla çalıp, silah arkadaşı Kemal Paşasına bizzat Ankara’ya götürüp hediye etmişti.
Seneler geçti General Harrington ve tüm İngiliz misafirler ülkelerine geri dönmek zorunda kaldılar. Hatta çalınan araç daİngiliz'lere iade edildi. Şeytana pabucunu ters giydiren bu eski istihbaratçı, yavuz hırsız, kabadayı Cambaz Mehmet’e Mustafa Kemal tarafından İstanbul mebusluğu teklif edildi. "Beni yakından tanırsınız paşam. Ben Koşum tutmaz bir insanım. Bırakın serbest kalayım” diyerek teklifi geri çevirdi.

Kahramanlıklarından dolayı kendisine bağlanan 1500 liralık maaşını da, “şahsi başarım değildir, arkadaşlarımın başarısıdır. Ben ne yaptıysam vatanım ve Paşam içim yaptım” diyerek Hilal- i Ahmer’e bağışladı.

KEDİLER VE MÜTEAHHİTLER

KEDİLER VE MÜTEAHHİTLER

Kentsel dönüşümün tam ortasında açlıkla mücadele etmeye çalışan bir grup arkadaşın en naif denebilecek olanıydı Minnoş. Kabarık, parlak, yeşil-beyaz tüyleriyle her bakanın daha ilk görüşte güzelliğine maşallah çektiği, gözlerinden ışık saçan, sürekli asalet pozları kesen, yürüyüşüyle, yalanmasıyla diğer tüm kedileri zıvanadan çıkaran, tam bir "catwomen"... şı ne kadar haşinse içi de bir o kadar naifti Minnoş'un. İlk bakıldığında gururundan zannedilen ama aslında çekingenliğinden mütevellit bir tamah etmezliği vardı. Öyle her atılanı yemezdi, etrafta kendinden aç olan var mı diye bakınır, eğer karnı toksa hiç koklamazdı bile.

2 oda bir sundurmalı, kerpiç bir köy evinin geniş bahçesinde tahta, çivi ve çuval parçalarıyla inşa edilmiş odunluğun içinde kalırdı. Soğuk kış gecelerinde, ev sahibi sütçü Mümin Dayı yemek artıklarından Minnoş'un öğününü hazır eder, yedikten sonra da en azından sundurmada uyuklamasına ses etmezdi. Ne de olsa tüy dökünce üzüleceği kadar pahalı esyaları yoktu. 

Mahallede en sevdiği arkadaşı Arap'tı. İsminden de anlaşıldığı üzere mahalle kedilerinin en siyahisiydi. Yalnızca kediler tarafından değil mahallenin çocukları tarafından bile ciddi ırkçılık tacizlerinden muzdarip bu kedi, Minnoş'un en yakın dostuydu. Sabahları komşu bahçelerde kümes dışında yakaladıkları tavukları kovalayıp, fareleri taciz ederek eğlendikleri, bahçelerinden erguvan kokularıyla, ahırlardan tezek kokularının karışğı, kasabanın en eski çiftçi mahallesinde huzurla yaşıyorlardı.

Her zamanki gibi mahalleyi kolaçan ettikleri birgün, 4*4 siyah bir arazi aracı, mahallenin eski taş sokaklarında beliriverdi. Birilerini arıyormuşcasına yavaş yavaş ilerliyordu. Arap minnoşu dürttü. "Kimbilir kaç traktör parası, ne kadar da hızlıdır, üstelik dağbayır demeden heryere gider bu kesin. Bizim bütün mahallelinin kredi borcunu öder bu araba şerefsizim. Her akşam bonfile artıkları yeriz çöplerde."

Minnoş daha ilk anda bir terslik sezmişti. "Araziye çıkmadığı halde, caddede sokakta trafikte yavaş yavaş gideceksen neden bu kadar para verirsin ki böyle şeylere. Traktör alamayan çiftçiler dolu her yer. Hiç sevmem müsrifliği." "Yook. Öyle deme" dedi Arap. "Belki kum ocağında kum taşıyordur, ya da çiftçidir. Tarlası bataklık kenarındadır adamcağızın. Belki ormancıdır keresteleri taşıyordur bununla. Yoksa salak mı bu adam sırf parası var diye arazi aracıyla şehir trafiğinde gezsin! Parasıyla rezil olur. Sen de bi alemsin minnoş!"

Araç kahvenin önünde durdu. Yaz sıcağında kahve önünde oturan ahali merakla ve ilgiyle yabancının arabasından inişini izledi, bizim iki kafadar da kahvenin çatısına tüneyiverdiler.
Güneş gözlüklü takım elbiseli tıknaz adam, ağır adımlarla ve arkadaş canlısı bir tavırla girdi kahvenin bahçesine.

"Selamün Aleyküm ağalar!"

"Ve aleykümselaaam. Hoşgeldin" sesleri yükseldi ahaliden. 

Yabancı, kahveciden kola istedi. "Kola yok" dediler. "Soğuk ne var" dedi. "Su var bi de limon..." dediler.

Tanışmaydı, hoşbeşti derken. Yabancı sebeb-i ziyaretini anlatmaya başladı. "Biliyorsunuz ağalar" dedi. "Kentsel dönüşüm artık mecburi. E buralar da sizin ilçenin en eski mahallesi. Kimse buraya gelip de bir yatırım yapmamış, kaçmış herkes. E haklılar tabi. Dere kenarıdır taşkın olur su basar, mahallenin sosyo-ekonomik yapısı belli. Soğuk bir kola bile yok. Bak çeşmeden su içiyoruz ancak. Buraları hep kenarda köşede kalmışŞimdi kıymetlenecek. Sizinle açık konuşayım. Bunca sene eziyetini çektiniz. Eski püskü evler... Balkan soğuğu bir yandan, belinizi büken tarım politikaları bir yandan, krizler bir yandan... Hepimizin kredi borçları var öyle değil mi? Hergün tarlaya gitsen, hergün 10 tane inek kessen satsan yine de düze çıkamazsınız. Ben Rize'liyim, Karadeniz'liyim, en son söylenecek olanı en başta söylerim. Yüzde 30'la çalışırım. 10 daire mi yaptım, 3'ü senin kardeşim. Açık, seçik, net. Ben dobra adamım dürüst adamım. Bu piyasada herkes beni bilir.
Sözümüzün eriyiz, babadan inşaatçıyız. Amca çocukları, hala çocukları hepimiz bu civarda inşaat işindeyiz. Sorun soruşturun. Numaramı da kahveciye bıraktım. Haydi Allaha emanet!"

Ahali sokakta uzaklaşan arazi aracının peşinden bakarken, zengin koca bulan görgüsüz kız heyecanı sardı ahaliyi. Hesaplar yapılmaya başlandı. Sütçü Mümin "benim 500 metre bahçe nerden baksan 5-6 daire alırım. En az 150 desen birine 1 milyona yakın para yapar. İnekleri de satarım. Zaten hergün bi sürü dert işkence ortada bişey olduğu da yok." dedi arkadaşına. Yan masadan köfteci Remzi lafa atladı. 4 tanesini kiraya versen kralsın Mümin Aga. Gençlerden de bir laf atıldı "Otopark payı bırakmadan artık belediye izin vermiyor diyolar, paydan düşecek..." 

Diyalogları büyük bir uğultuya dönüştü kahvenin bahçesinde. Her kafadan bir ses. Sanki senelerdir bu anı bekliyormuş bütün mahalle. Tüm konuşulanlara kulak misafiri olan Minnoş, Arap'a tedirgin gözlerle baktı. "Bizim kışın uyuduğumuz odunluğu da yıkarlar mı?"

O günlere kadar ortak bir yaşamın bireyleri zannediyorladı kendilerini. Bütün mahallenin emekçi hayvanlarından en asalaklarına kadar hepsi sürekli istişare ettiler.

Mümin'in Astım hastası eşi için bahçedeki kayın ağacları ne kadar faydalıydı halbuki. Temiz bir nefesin yerini tutar mıydı 90 metrekare 2+1 daire.

Koca bahçeye sığamayan nefsini, 6 daireye bölüştürerek sığdırabilir mi insan? Hangi markette bulabilirdi sattığı taptaze süt gibisini. Hücrelerini bir bir kansere yenik düşürecek paketli ürünler, yerini tutabilir miydi emektar inekçiklerin. Dilleri dönse insanlara anlatacaklardı. Ortak yaşamın bireyleri olmadıkları gerçeği o gün tokat gibi çarptı yüzlerine. Elmayı yiyen Adem ile Havva, mevduat faizi yiyen Mümin'le Aysel'e dönüşştü. Cennetten asma yaprağıyla kovulanlar, yalnızca biraz daha
giyinik bir halde cennet gibi bahçelerinden kovulacaklardı. Üstelik büyük bir teslimiyetle.

Çok sürmedi. İnsan kendine has bencilliğiyle herşeyi yok etmeye başladı. Önce en sessiz olan doğayı, sonra birlikte yaşadığı, hayatı paylaşğı itiraz edemeyen hayvanları, miras bölüşümlerinde kardeşliklerini, ana babalarını, nihayetinde nefret öfke ve hırsla kendi kendilerini, huzurlarını, sağlıklarını yok ettiler.

Kayın ağaçları kesilip betondan evler yapılınca, sokaklara da çöp bırakılmaz oldu. Kapaklı çöp konteynırları, kaldırım kenarlarında park etmiş arabalar... Etrafta ne bir çekirge, ne fare, ne bir yaprak kalmadı yiyecek. Parlak tüyleri döküldü Minnoş'un. Hiç tanımadığı insanlar tekmeler savurdu kaç kere. Soğuk kış geceleri apartman kapılarından bile kovdular. Fotoselli ışıklar, alarmlar... hırsızları durduramasa da onları kovabildi insanlar. Ara ara bir iki tas süt koyanlar oldu. Hiç bakmadı bile minnoş, arap açlıktan öldüğünden beri sanki yemek yemek büyük bir ayıp gibi geliyordu. Eskiden aynı bahçede tok karnına bile köpeklerle dalaşmaktan zevk alırdı.Şimdi açlıktan zayıflamış köpekleri gördükçe, üzüntüden gözleri doluyor, bacakları titriyordu. Aç karnına düşmanlık bile edilmiyordu. Bazen evlerin pencerelerinde, ta Londra'dan gelmiş ingiliz cins kediler görüyor anlam veremiyordu.

Hapsedemediğine vahşi, zincire vurabildiğine evcil diyen Ademoğlu, dedesi gibi yine elmayı yerken etrafı da ayvayı yesin istiyordu. Betondan kutulara hapsetti kendini de. Kendi cennetinden kendi arzusuyla kovdurttu kendisini. Adına medeniyet dedi. Modern şehir yaşamı dedi.

Nihayet minnoş soğuk bir Ocak gecesinde, sabaha karşı gözleri ağır ağır kapanırken dostu Arap'ı gördü. Eski bahçeden daha büyük, daha yeşil, çiçeklerle dolu bir bahçede güneşe yatmış ona gülümsüyordu. Usulca yanına gitti Minnoş. Başına bir pati vurdu

Arap'ın. Şaşkınlıkla açtı gözlerini Arap. "Hoşgeldin güzel dostum" dedi seviçle. "Hoşbulduk" dedi Minnoş. Nerede olduğunu anlamak üzere etrafına bakınırken "Artık hiç üşümüyorum, karnım da tok sanki. Sahi Nerdeyiz biz? Neresi burası?" Gülümsedi dostuna Arap. "Biz bir odunlukta Cennet'i yaşarken, 6 daireye sığamayan insanların aç gözlülüğünden çok uzak bir yerdeyiz. Artık hiç üşümeyeceğiz dostum." Dedi.