KEDİLER VE MÜTEAHHİTLER
Kentsel dönüşümün tam ortasında açlıkla mücadele etmeye çalışan bir grup arkadaşın en naif denebilecek olanıydı Minnoş. Kabarık, parlak, yeşil-beyaz tüyleriyle her bakanın daha ilk görüşte güzelliğine maşallah çektiği, gözlerinden ışık saçan, sürekli asalet pozları kesen, yürüyüşüyle, yalanmasıyla diğer tüm kedileri zıvanadan çıkaran, tam bir "catwomen"... Dışı ne kadar haşinse içi de bir o kadar naifti Minnoş'un. İlk bakıldığında gururundan zannedilen ama aslında çekingenliğinden mütevellit bir tamah etmezliği vardı. Öyle her atılanı yemezdi, etrafta kendinden aç olan var mı diye bakınır, eğer karnı toksa hiç koklamazdı bile.
2 oda bir sundurmalı, kerpiç bir köy evinin geniş bahçesinde tahta, çivi ve çuval parçalarıyla inşa edilmiş odunluğun içinde kalırdı. Soğuk kış gecelerinde, ev sahibi sütçü Mümin Dayı yemek artıklarından Minnoş'un öğününü hazır eder, yedikten sonra da en azından sundurmada uyuklamasına ses etmezdi. Ne de olsa tüy dökünce üzüleceği kadar pahalı esyaları yoktu.
Mahallede en sevdiği arkadaşı Arap'tı. İsminden de anlaşıldığı üzere mahalle kedilerinin en siyahisiydi. Yalnızca kediler tarafından değil mahallenin çocukları tarafından bile ciddi ırkçılık tacizlerinden muzdarip bu kedi, Minnoş'un en yakın dostuydu. Sabahları komşu bahçelerde kümes dışında yakaladıkları tavukları kovalayıp, fareleri taciz ederek eğlendikleri, bahçelerinden erguvan kokularıyla, ahırlardan tezek kokularının karıştığı, kasabanın en eski çiftçi mahallesinde huzurla yaşıyorlardı.
Her zamanki gibi mahalleyi kolaçan ettikleri birgün, 4*4 siyah bir arazi aracı, mahallenin eski taş sokaklarında beliriverdi. Birilerini arıyormuşcasına yavaş yavaş ilerliyordu. Arap minnoşu dürttü. "Kimbilir kaç traktör parası, ne kadar da hızlıdır, üstelik dağbayır demeden heryere gider bu kesin. Bizim bütün mahallelinin kredi borcunu öder bu araba şerefsizim. Her akşam bonfile artıkları yeriz çöplerde."
Minnoş daha ilk anda bir terslik sezmişti. "Araziye çıkmadığı halde, caddede sokakta trafikte yavaş yavaş gideceksen neden bu kadar para verirsin ki böyle şeylere. Traktör alamayan çiftçiler dolu her yer. Hiç sevmem müsrifliği." "Yook. Öyle deme" dedi Arap. "Belki kum ocağında kum taşıyordur, ya da çiftçidir. Tarlası bataklık kenarındadır adamcağızın. Belki ormancıdır keresteleri taşıyordur bununla. Yoksa salak mı bu adam sırf parası var diye arazi aracıyla şehir trafiğinde gezsin! Parasıyla rezil olur. Sen de bi alemsin minnoş!"
Araç kahvenin önünde durdu. Yaz sıcağında kahve önünde oturan ahali merakla ve ilgiyle yabancının arabasından inişini izledi, bizim iki kafadar da kahvenin çatısına tüneyiverdiler.
Güneş gözlüklü takım elbiseli tıknaz adam, ağır adımlarla ve arkadaş canlısı bir tavırla girdi kahvenin bahçesine.
"Selamün Aleyküm ağalar!"
"Ve aleykümselaaam. Hoşgeldin" sesleri yükseldi ahaliden.
Yabancı, kahveciden kola istedi. "Kola yok" dediler. "Soğuk ne var" dedi. "Su var bi de limon..." dediler.
Tanışmaydı, hoşbeşti derken. Yabancı sebeb-i ziyaretini anlatmaya başladı. "Biliyorsunuz ağalar" dedi. "Kentsel dönüşüm artık mecburi. E buralar da sizin ilçenin en eski mahallesi. Kimse buraya gelip de bir yatırım yapmamış, kaçmış herkes. E haklılar tabi. Dere kenarıdır taşkın olur su basar, mahallenin sosyo-ekonomik yapısı belli. Soğuk bir kola bile yok. Bak çeşmeden su içiyoruz ancak. Buraları hep kenarda köşede kalmış. Şimdi kıymetlenecek. Sizinle açık konuşayım. Bunca sene eziyetini çektiniz. Eski püskü evler... Balkan soğuğu bir yandan, belinizi büken tarım politikaları bir yandan, krizler bir yandan... Hepimizin kredi borçları var öyle değil mi? Hergün tarlaya gitsen, hergün 10 tane inek kessen satsan yine de düze çıkamazsınız. Ben Rize'liyim, Karadeniz'liyim, en son söylenecek olanı en başta söylerim. Yüzde 30'la çalışırım. 10 daire mi yaptım, 3'ü senin kardeşim. Açık, seçik, net. Ben dobra adamım dürüst adamım. Bu piyasada herkes beni bilir.
Sözümüzün eriyiz, babadan inşaatçıyız. Amca çocukları, hala çocukları hepimiz bu civarda inşaat işindeyiz. Sorun soruşturun. Numaramı da kahveciye bıraktım. Haydi Allaha emanet!"
Ahali sokakta uzaklaşan arazi aracının peşinden bakarken, zengin koca bulan görgüsüz kız heyecanı sardı ahaliyi. Hesaplar yapılmaya başlandı. Sütçü Mümin "benim 500 metre bahçe nerden baksan 5-6 daire alırım. En az 150 desen birine 1 milyona yakın para yapar. İnekleri de satarım. Zaten hergün bi sürü dert işkence ortada bişey olduğu da yok." dedi arkadaşına. Yan masadan köfteci Remzi lafa atladı. 4 tanesini kiraya versen kralsın Mümin Aga. Gençlerden de bir laf atıldı "Otopark payı bırakmadan artık belediye izin vermiyor diyolar, paydan düşecek..."
Diyalogları büyük bir uğultuya dönüştü kahvenin bahçesinde. Her kafadan bir ses. Sanki senelerdir bu anı bekliyormuş bütün mahalle. Tüm konuşulanlara kulak misafiri olan Minnoş, Arap'a tedirgin gözlerle baktı. "Bizim kışın uyuduğumuz odunluğu da yıkarlar mı?"
O günlere kadar ortak bir yaşamın bireyleri zannediyorladı kendilerini. Bütün mahallenin emekçi hayvanlarından en asalaklarına kadar hepsi sürekli istişare ettiler.
Mümin'in Astım hastası eşi için bahçedeki kayın ağacları ne kadar faydalıydı halbuki. Temiz bir nefesin yerini tutar mıydı 90 metrekare 2+1 daire.
Koca bahçeye sığamayan nefsini, 6 daireye bölüştürerek sığdırabilir mi insan? Hangi markette bulabilirdi sattığı taptaze süt gibisini. Hücrelerini bir bir kansere yenik düşürecek paketli ürünler, yerini tutabilir miydi emektar inekçiklerin. Dilleri dönse insanlara anlatacaklardı. Ortak yaşamın bireyleri olmadıkları gerçeği o gün tokat gibi çarptı yüzlerine. Elmayı yiyen Adem ile Havva, mevduat faizi yiyen Mümin'le Aysel'e dönüşmüştü. Cennetten asma yaprağıyla kovulanlar, yalnızca biraz daha
Ahali sokakta uzaklaşan arazi aracının peşinden bakarken, zengin koca bulan görgüsüz kız heyecanı sardı ahaliyi. Hesaplar yapılmaya başlandı. Sütçü Mümin "benim 500 metre bahçe nerden baksan 5-6 daire alırım. En az 150 desen birine 1 milyona yakın para yapar. İnekleri de satarım. Zaten hergün bi sürü dert işkence ortada bişey olduğu da yok." dedi arkadaşına. Yan masadan köfteci Remzi lafa atladı. 4 tanesini kiraya versen kralsın Mümin Aga. Gençlerden de bir laf atıldı "Otopark payı bırakmadan artık belediye izin vermiyor diyolar, paydan düşecek..."
Diyalogları büyük bir uğultuya dönüştü kahvenin bahçesinde. Her kafadan bir ses. Sanki senelerdir bu anı bekliyormuş bütün mahalle. Tüm konuşulanlara kulak misafiri olan Minnoş, Arap'a tedirgin gözlerle baktı. "Bizim kışın uyuduğumuz odunluğu da yıkarlar mı?"
O günlere kadar ortak bir yaşamın bireyleri zannediyorladı kendilerini. Bütün mahallenin emekçi hayvanlarından en asalaklarına kadar hepsi sürekli istişare ettiler.
Mümin'in Astım hastası eşi için bahçedeki kayın ağacları ne kadar faydalıydı halbuki. Temiz bir nefesin yerini tutar mıydı 90 metrekare 2+1 daire.
Koca bahçeye sığamayan nefsini, 6 daireye bölüştürerek sığdırabilir mi insan? Hangi markette bulabilirdi sattığı taptaze süt gibisini. Hücrelerini bir bir kansere yenik düşürecek paketli ürünler, yerini tutabilir miydi emektar inekçiklerin. Dilleri dönse insanlara anlatacaklardı. Ortak yaşamın bireyleri olmadıkları gerçeği o gün tokat gibi çarptı yüzlerine. Elmayı yiyen Adem ile Havva, mevduat faizi yiyen Mümin'le Aysel'e dönüşmüştü. Cennetten asma yaprağıyla kovulanlar, yalnızca biraz daha
giyinik bir halde cennet gibi bahçelerinden kovulacaklardı. Üstelik büyük bir teslimiyetle.
Çok sürmedi. İnsan kendine has bencilliğiyle herşeyi yok etmeye başladı. Önce en sessiz olan doğayı, sonra birlikte yaşadığı, hayatı paylaştığı itiraz edemeyen hayvanları, miras bölüşümlerinde kardeşliklerini, ana babalarını, nihayetinde nefret öfke ve hırsla kendi kendilerini, huzurlarını, sağlıklarını yok ettiler.
Kayın ağaçları kesilip betondan evler yapılınca, sokaklara da çöp bırakılmaz oldu. Kapaklı çöp konteynırları, kaldırım kenarlarında park etmiş arabalar... Etrafta ne bir çekirge, ne fare, ne bir yaprak kalmadı yiyecek. Parlak tüyleri döküldü Minnoş'un. Hiç tanımadığı insanlar tekmeler savurdu kaç kere. Soğuk kış geceleri apartman kapılarından bile kovdular. Fotoselli ışıklar, alarmlar... hırsızları durduramasa da onları kovabildi insanlar. Ara ara bir iki tas süt koyanlar oldu. Hiç bakmadı bile minnoş, arap açlıktan öldüğünden beri sanki yemek yemek büyük bir ayıp gibi geliyordu. Eskiden aynı bahçede tok karnına bile köpeklerle dalaşmaktan zevk alırdı.Şimdi açlıktan zayıflamış köpekleri gördükçe, üzüntüden gözleri doluyor, bacakları titriyordu. Aç karnına düşmanlık bile edilmiyordu. Bazen evlerin pencerelerinde, ta Londra'dan gelmiş ingiliz cins kediler görüyor anlam veremiyordu.
Hapsedemediğine vahşi, zincire vurabildiğine evcil diyen Ademoğlu, dedesi gibi yine elmayı yerken etrafı da ayvayı yesin istiyordu. Betondan kutulara hapsetti kendini de. Kendi cennetinden kendi arzusuyla kovdurttu kendisini. Adına medeniyet dedi. Modern şehir yaşamı dedi.
Nihayet minnoş soğuk bir Ocak gecesinde, sabaha karşı gözleri ağır ağır kapanırken dostu Arap'ı gördü. Eski bahçeden daha büyük, daha yeşil, çiçeklerle dolu bir bahçede güneşe yatmış ona gülümsüyordu. Usulca yanına gitti Minnoş. Başına bir pati vurdu
Çok sürmedi. İnsan kendine has bencilliğiyle herşeyi yok etmeye başladı. Önce en sessiz olan doğayı, sonra birlikte yaşadığı, hayatı paylaştığı itiraz edemeyen hayvanları, miras bölüşümlerinde kardeşliklerini, ana babalarını, nihayetinde nefret öfke ve hırsla kendi kendilerini, huzurlarını, sağlıklarını yok ettiler.
Kayın ağaçları kesilip betondan evler yapılınca, sokaklara da çöp bırakılmaz oldu. Kapaklı çöp konteynırları, kaldırım kenarlarında park etmiş arabalar... Etrafta ne bir çekirge, ne fare, ne bir yaprak kalmadı yiyecek. Parlak tüyleri döküldü Minnoş'un. Hiç tanımadığı insanlar tekmeler savurdu kaç kere. Soğuk kış geceleri apartman kapılarından bile kovdular. Fotoselli ışıklar, alarmlar... hırsızları durduramasa da onları kovabildi insanlar. Ara ara bir iki tas süt koyanlar oldu. Hiç bakmadı bile minnoş, arap açlıktan öldüğünden beri sanki yemek yemek büyük bir ayıp gibi geliyordu. Eskiden aynı bahçede tok karnına bile köpeklerle dalaşmaktan zevk alırdı.Şimdi açlıktan zayıflamış köpekleri gördükçe, üzüntüden gözleri doluyor, bacakları titriyordu. Aç karnına düşmanlık bile edilmiyordu. Bazen evlerin pencerelerinde, ta Londra'dan gelmiş ingiliz cins kediler görüyor anlam veremiyordu.
Hapsedemediğine vahşi, zincire vurabildiğine evcil diyen Ademoğlu, dedesi gibi yine elmayı yerken etrafı da ayvayı yesin istiyordu. Betondan kutulara hapsetti kendini de. Kendi cennetinden kendi arzusuyla kovdurttu kendisini. Adına medeniyet dedi. Modern şehir yaşamı dedi.
Nihayet minnoş soğuk bir Ocak gecesinde, sabaha karşı gözleri ağır ağır kapanırken dostu Arap'ı gördü. Eski bahçeden daha büyük, daha yeşil, çiçeklerle dolu bir bahçede güneşe yatmış ona gülümsüyordu. Usulca yanına gitti Minnoş. Başına bir pati vurdu
Arap'ın. Şaşkınlıkla açtı gözlerini Arap. "Hoşgeldin güzel dostum" dedi seviçle. "Hoşbulduk" dedi Minnoş. Nerede olduğunu anlamak üzere etrafına bakınırken "Artık hiç üşümüyorum, karnım da tok sanki. Sahi Nerdeyiz biz? Neresi burası?" Gülümsedi dostuna Arap. "Biz bir odunlukta Cennet'i yaşarken, 6 daireye sığamayan insanların aç gözlülüğünden çok uzak bir yerdeyiz. Artık hiç üşümeyeceğiz dostum." Dedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder