9 Nisan 2020 Perşembe

KEMER



KEMER


Akşamdan tüm hazırlıkları tamamlayım diye alelacele hazırlanırken pantolon kemerimin tokası elimde kaldı. “Hay Allah” Ayakkabıya uygun baska kemerim de yoktu ki. Nerden bulsam kemer? Zaten 1-2 kullanımlık ama yine de kaliteli almalı ki, itina gösterdiğimiz anlaşılsın is mülakatına. Bir çıkıp bakayım dedim yine de. Ucuz yollu çözebilirsem gerek kalmaz. 

Karton gibi ince, elbise aksesuari gibi değil de, pantolon düşmesin diye sadece araç olabilecek, ucuz kemerlerin satıldığı el arabalarını hatırladım. Hepimizin hatrındadır o görüntü. Benim için hep heyecan verici bir nesne olmuştur o el arabalari. Büyük Caminin civarında mutlaka bir iki tane olurdu. Aceleyle bile geçsem gözümü alamazdım bu tezgahlardan. Hala da öyledir. Çok önemli birşeyi çok ucuza bulabileceğim fırsat reyonu gibi gelir bana. 

Olmazsa olmazları vardır o tezgahların. Mesela kırmızı renkli, deodorat kutusuna benzer çakmak gazı, rengarenk ucuz tokai çakmaklar, tırnak makası, ne alakaysa don lastiği, çorap, lastikle birbirine bağlanmış tek kullanımlık tıraş bıçakları, çoklu paket kalem pil, yalnızca orada bulabileceğimizi bildiğimiz daha onlarca ıvız zıvır… Ömür pastanesini biraz geçince ilerde solda dururdu birtanesi. 6yol’dan gariban bir ağabeycik…

Ömür pastanesi demişken, saat akşam 6’yi göremeden biten kocaman tulumbaları, annemin bayıldığı revanimsi pastası geldi aklıma. Ali abi eski esnaf, hem arnavut… Bir keresinde para üstü verirken yere düşürmüştü de, eğildim topladım diye özür dilemişti benden. “Ben alsaydım ya” dedi. O anda "favladım" bu emektar dükkanı. Kallavi esnaflara bayılırım. Okumak istemediğimi babama söyleyebilseydim esnaf olmak isterdim.

Çeşme meydanından karşıya geçince, Pişkin eczanesinin üst katındaki boş, eski ama estetik evin balkonuna gozum takildi yine. Cok kucukken eczaneye igne vurdurmaya gelirdik. Muzmin bronsit hastasi olarak beni neredeyse yilin ceyregi boyunca, eczanenin icinden demir bir merdivenle eski kata cikarir igne vururlardi. Muhtemelen hic saglik egitimi almamis, eczaci da olmayan guleryuzlu simsicak bir adamdi. Eli o kadar hafifti ki. Ayni eczaneyi devlet hastanesindeki mendebur hemsire yaptiginda yuzustu uyurdum geceleri götümün ağrısından. Bizim abiyse tam tersiydi. Dere Mahallesi ve Ozerler mahallesinin kesistigi o bolgede duydugum en kibar diksiyonlu adamdi ayrica.

Piskinler eski karsi komsularimizdi. Buyuk babalari Ataturk’e Kirklareli koftesi pisirmis hatta yanlis hatirlamiyorsam ovgusune de mazhar olmus. Ben bu yuzden Piskin soyadinin, kofte pisiriciligi, kofte piskinligiyle alakali oldugunu zannederdim cocuk aklimla. “Bu kofteler pek bir piskin Ali Bey, bundan gayri senin soyadin piskin olsun” temali bir hikaye olusmus demek ki bilincaltimda. O Hanenin son yaslisi Sabriye teyze de sagken pek aksi bir kadindi. Daha dogrusu sadece sokakta oynayan cocuklara karsi oyleydi. Bayramda en cok harcligi o verir, oyle abuk subuk sekerle gecistirmez, bildigin bakkal gofreti verirdi elini opunce. Aniden sokaga firlayip, topumuzu yakalama konusunda o kadar maharetliydi ki, o donemin Luleburgazspor kalecisi Sabri'ye de atifta bulunan, “Kaleci Sabriye” lakabini takmistik. Bir keresinde de kadinin istemeden kaldirimdan dusmesine sebep olmustuk. Çok üzülmüştüm ama daha cok gülmüştüm. Sonra öldü. Yani kaldirimdan dustugu icin degil. Yillar sonra eceliyle öldü. O ölünce de mahallede eski kimse kalmadi. Babaannemde öldü o aralar. Dedem zaten “mort”. Kisacik surede o kadar degisti ki sokagin profili. Tanidigimiz, kanaatlerine guvendigimiz, saygi duydugumuz herkes güvenlikli sitelere, salya konutlari, malya konutları, havuzlu tesislere falan tasindi. Mahalle çok geçmeden kazlicesme miting alanina dondu tabi. Doktor yok, eczaci, yok, bankaci yok… Sokağa katma değer yaratacak kimse yok. Sonra malum sorular... Cehalet neden bu kadar yukseldi? Bizim entellektüellerin problemidir bu. Sirtini dondugu yerde ne oldugunu yine onundekinle tartisir. Arkasini donup bakmaktan imtina eder. 

Ellerim cebimde hizli adimlarla, dedemin babasinin da Buyuk Camiye giderken yurudugu, yuz yillik yoldan yuruyerek geldim Sokullu’nun onune. Kemerci tam tahmin ettigim yerdeydi. Gozume ilk carpani aldim. O kadar uzun yapmislar ki kemeri, alip da “bu bana olmadi” diyebilecek insanoglu yoktur. 95 kilo adamim bana bile ekstra delik actik kemerde. Fit bir erkegi 2 tur sarar belki. Ucuz karli bir alisveris oldu. Omur pastanesinden de evdekilere biraz nevale, bir kavanoz ‘Alacaoglu’ bali… Kendime de tekelden Sezen Aksu’ nun tabiriyle bir sise yakut aldim.


Sabahinda Istanbul’a gitmeye neredeyse hazirdim. Her donanim tamamdi. gorusmede kuracagim cumleler, hipotezler, argumanlar, italyan kravat, gevsemek icin yolluk bir miktar ates suyu. Kurumsal zincir magazalardan aldigim gomlek, elbise, ayakkabi hepsi muntazam. Hepsi herkeste oldugu, olmasi gereken sekli toplumca belirlendigi gibiydi. Yuzbinlerce birbirinin aynisi beyaz yakali gibi.  Ancak sorabilecekleri muhtemel sorular kafamda donerken, “Neden sizinle calisalim? Sizi farkli kilan sey ne?” diye sorarlarsa cevabim artik hazirdi. Kemerim…  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder